RUHUN DEŞİFRESİ / MEHMET ALİ BULUT Kitabı hakkında değerlendirme

   

Röportaj: Fahri Sarrafoğlu  

‘Allah kimseye aç, susuz, perişan halde kalsın diye bir takdirde bulunmamıştır. Bunlar sizin seçimlerinizdir. Allah imkânları vermiş ve bunları kullanma usullerini de koymuştur. Cenab-ı Hakkın işine karışmadığımız için kendimizi geliştiremiyoruz. Oysa içimizde her şeyi yapacak güç var’ diyor.   Ruhla beden ilişkisi nedir? Ruhumuzu nasıl huzura kavuştururuz? Allah’ın işine karışabilir miyiz? İşte ruh ve bedenle ilgili birçok sorumuza cevap bulacağımız Ruhun Deşifresi yazarı Mehmet Ali Bulut ile yaptığımız röportaj kısaca şöyle:  

İNSAN FAST FOOD BİLGİLERİ SEVİYOR

Mehmet Ali Bulut ağabeyimiz BSF Akademi’de gazetecilik dersindeyken (2007)

    Ruhun Deşifresi kitabını okuduğumu sanıyorum, zira bir seferde okuyup bitirdim demek mümkün değil her seferinde farklı bir konuyu anlıyorsunuz. Bu kitaptan çıkardığım ilk sonuç acaba İnsanoğlu, TEMBEL Mİ? Ya da doğmayı mı seviyor? Ya da sorumu şöyle desteklemek istiyorum insanoğlu çalışmayı, araştırmayı değil fast food bilgileri mi seviyor?   Evet, ama insanı bu hale getiren, çağımızın değer yargılarıdır. Önce kavramlar değişir sonra insanlar onların peşinden gider. Evet, insanların artık uzun soluklu ilişkilere de dostluklara da bilgilere de tahammülü kalmamış. Bu çağ, hızlı tüketim çağıdır. Hayatımız hızlı tüketim üzerine kurgulanmış. Ya hep taze bilgi vereceksiniz, ya da her seferinde size farklı açılımlar sunan eserler yazacaksınız. Hiç kimse bir şeye ikinci kere dönüp bakmıyor. Evet, insan hep yeniden doğmayı seviyor ama bunun bir de ölümü olduğunu hatırlamak istemiyor.   Daha az okuduğumuz da ortaya çıkıyor, bunun sebebi nedir sizce?   1500 karakteri aşan bir metin, günümüz insanı için ucsuz bucaksız uzunlukta geliyor. Tabii böyle olunca, insanlar derinleşmek yerine basit espiri ve zeka kırıntıları içeren şeyleri tercih ediyorlar. Bazen basit bir skeç, bir cümle veya karikatür muhteşem bir eserden daha kıymetli olabiliyor. Maalesef diyeceğim ama durum böyle. Biz de insanlara bu halleriyle neler kaçırdıklarını hatırlatmaya çalışıyoruz.  

EZBERE BİLGİ BİZİ MAHVEDİYOR

   Kitabınızın bir bölümünde karpuzla ilgili bir bölüm var Efendimiz s.a.v karpuz yemedi diye bir zatın karpuzu çürütmesi… Sizce bu tür sevginin insan hayatındaki yeri nedir? Yani ezbere bilgi bizi engelliyor mu?    Ezbere bilgi bizi engellemiyor, mahvediyor. İnsan beyni blok bilgi kullanmaya alışkındır ve bu çoğu kere iyidir. Ön bilgiler ve blok bilgiler hayata süratli intikal etmemizi sağlar. Ama bu blok ve ön bilgiler zaman içinde detayları fark etmemizi engelliyor. Beş duyumuz, tabiatla aramızda bilgi iletişim kanalları oldukları halde, biz onların eşiklerini ve o eşiklerin kapasitelerini esas aldığımızda, o eşiklerin altında ve üstünde kalan dünyaları ıskalamış oluruz.   Her zannı doğru diye kabul ediyoruz, ondan da kaynaklanabilir mi?   Bildiğimiz, daha doğrusu bildiğimizi sandığımız şeyler bizi yanıltır. Çünkü insan bilmediğini test eder. Ama zanna dayanan daha doğrusu tam olarak test etmediği halde doğru zannettiği bilgi, kavram ve usuller yüzünden hayatını  cehenneme dönüştürebilir. Ben bu hale ‘ülfet’ (bir tür alışkanlık) diyorum. Alıştığımız ve hep gözümüzün  önünde olduğu için aslını göremediğimiz şeyler bizi ciddi hatalara sevk eder. O yüzden insan önce doğrularını testten geçirmeli ki, onların gerçekten doğru olduğunu bilsin ve ona göre hayatını kurgulasın.  

ÇOCUĞUN RUHU İLE İHTİYARIN RUHU ARASINDA BİR FARK YOKTUR

    Ruhun farkı olmadığı konusunu biraz daha açabilir miyiz? Yanlış anlamadıysam eğer  4 yaşındaki çocuğun ruhu ile 45 yaşındaki yetişkinin ruhu aynı yani ruhtaki farklılık sadece onun eğitimi… Ya da ona verdiğimiz vereceğimiz eğitim mi?   Tabii ruh hadisesini bu kadar basite indirgememiz mümkün değil. Ben o misali, ruhun bizi canlı kılan özeliği için verdim. Yani çocuğun ruhu ile ihtiyarın ruhu arasında bir fark yoktur. Fark, birisinin, vücut aparatlarını kullanmaktaki acemiliği başarısını etkiliyor, diğerinde ise, kullanıla kullanıla aşınmış aparatların tam arzu ettiğiniz sonucu vermemesinden dolayı başarısız olabilir diyoruz. Yani motor gücü aynıdır ama motor aksamının aşınmış olması veya henüz yeterince açılmamış olması söz konusu.   Evet, ruhun canlı tutan özelliği böyledir. Fakat onun tecrübelerden kendisine bir bilinç oluşturması gerçeği de vardır. Çünkü ruh sadece bizi canlı tutan şey değil, aynı zamanda bizim hatıralarımızı ve birikimlerimizi muhafaza eden ve onlardan yen bir bilinç ve kişilik edinmemizi sağlayan özelliği de vardır.  

BEYNİMİZİ KULLANAMIYORUZ…

    Günümüz de insanlığın ve bilimin en büyük şikâyeti beynimizin yüzde 3–5 hatta en fazla yüzde 10’unu kullandığımız… Peki, Allah vermiş ama biz kullanamamışız, bunu sormayacak mı bize, bunun için ne yapmalıyız, yani beynimizi nasıl ve doğru kullanmalıyız?   Beynimizin, yüzde üç veya beşini kullandığımız iddiası bir iddiadır. Bir başka iddia ise sadece yüzde bir bir buçukluk kısmını kullanabildiğimizdir. Şu veya bu şık önemli değil. Esas olan beynimizi kullanamadığımız gerçeğidir. Evet, beynimizin tamamının yüzdelerle belki de binlerle ifade edilecek birimlerde kullanıyoruz. Ve ilginç olanı ise, kullandığımız sandığımız kısımlarını da aslında yeterli kullanamıyoruz.   Bizde bir nimet var ve bunu kullanamıyoruz o zaman bundan da sorumlu olacağız değil mi?   Evet, insanoğlu sanırım, ibadetlerden ve dinden önce yeteneklerinden ve kendisine emaneten verilen akıl nimetinden sorulacaktır. Çünkü insanın en temel görevi yaradılışında emanet bırakılmış yetenekleri kullanması ve geliştirmesidir. Bir sümüklü böcek bile yeryüzünden geçerken iz bırakabiliyor ama yaklaşık 3 milyar dolar civarında bir değere sahip beynimizi yeterli kullanamadığımız için muhakkak sorgulanacağız. Elinde böyle bir değer taşıyan insanın kendisini fakir ve çaresiz diye tanımlamasını bir çelişki diye niteliyorum.  

İTİRAF İNSANI RAHATLATIR

   Kitapta bir itirafta bulunuyorsunuz, bende şu şu hataları yapmıştım diye… Ve diyorsunuz ki ben yaptım siz yapmayın, İNSAN İTİRAF EDİNCE Mİ rahatlar ya da itiraf edince mi ruh rahatlar?    İtiraf esasında insan ruhunu yatıştıran en temel gıdalardan biridir. Ruhumuz ve kişiliğimiz ondan beslenir. İtiraf, hata yapabilme hakkını elde tutmaktır aynı zamanda. İnsanın, kendisini ciddiye alması en büyük handikaplarından biridir. Bir tür tanrılık oynamaktır. Kibirdir. İtiraf ettiğinizde hatanızı, aynı zamanda aczinizi kabul etmiş olursunuz. Bu da insanı hem yaratıcının gözünde hem de insanların gözünde yüceltir insanı. Kendisine acıyan insan itirafa yanaşmaz. Çünkü o, yaptıklarının bir yazgı veya bir kader olduğunu sanmaktadır. Ve o yüzden de böyle bir yazgıya mahkûm edildiği için üzgündür. İtiraf edemez. Çünkü yaptığında kendi hatasını göremez ki itiraf etsin. Bu saklı bir kibirdir. Evet, kendisini fazla ciddiye alması insan için büyük bir yanlıştır ama kendisine acıması tehlikelidir. Kendisine acıyan, Allah’ın pay etme hakkını itham ediyor demektir…  

TASSAUP, CEHALETİN GAYRI MEŞRU ÇOCUĞUDUR

   TAASSUB konusunda ne diyeceksiniz? Özellikle günümüz de taassup konusunda  çok sıkıntı çekiyoruz, cemaatler, partiler vb hep bunun sıkıntısını görüyoruz… Taassup ruha sıkıntı vermiyor mu?    Taassup, cehaletin gayrı meşru çocuğudur. Bazen de bilgiyi iman sanmaktan kaynaklanan bir yanılgı. Eğer insanın aklı bir yaratıcıyı bilmiş ve fakat nefis, onun ötesine geçememişse  taassup ortaya çıkar. Bilgisiz iman insanı Taassup, sahibi kılar. Melankolik aşk gibidir. Karşının haberi yoktur ama siz ona aşık olduğunuzu onun da sizi sevdiğinizi varsayarsınız. İşte bu taassuptur. Allahtan ziyade Allahçılık gibi… Kraldan ziyade kralcılık   RUHUN İNKİŞAFI için önerleriniz nelerdir? Yani ruhu tanımak, geliştirmek, rahatlatmak için neler yapmalıyız?   Ruh inkişaf etmez. Eğer ruh için bir inkişaf veya tekâmülden söz edilecekse, onun ‘bilinç’ olarak algıladığımız yönüyle ilgilidir. Bu şuna benzer. Amperi düşük 220 voltluk bir elektrik düşünün. Bu ne ısıtır, ne aydınlatır, ne istenen amacı var eder. Ama siz bir takım düzeneklerle ondaki sürtünme kabiliyetini arttırabilir ve ondan yararlanmayı çoğaltabilirsiniz.   Ruh neyle inkişaf eder diye sorumu tekrarlamak istiyorum…   Bu açıdan evet ruh ancak bilgi ve ibadetle inkişaf eder. Çünkü insanın asıl vazifesi ‘taallümle tekemmül, ubudiyet ve duadır’. Bu demektir ki insan hakikate ve eşyaya dair bilgisini arttırdıkça ruhunu da inkişaf ettirmiş olur. Zihnimizde ne kadar çok kayıt oluşturabilmişsek, orada eşyaya dair ne kadar resim ve diya biriktirebilmişsek ruhumuz da alemi o kadar fazla tanır ve ondan kendisi için tanımlamalar var eder. Zihnimiz aynı zamanda zihniyetimizdir malum. Yani ruh, alemi beden aparatı ile kavradığına ve ilişki kurduğuna göre ne kadar çok bilgi, kavram ve tanımlama kaydedebilmişsek, ruhumuz da o kadar çok eşya bilgisine ve dolayısıyla hikmete sahip olur. Hikmet dediğimiz şey, ruhumuzun, eşyaların kıyaslanmasından çıkardığı Yaratıcıya ait usulleri ve idraklerdir. Bu kavrayışı çoğaltmanın yolu da ibadettir. İbadet ettikçe adeta canlılığımızın müsebbibi olan elektriğimizin amperini yükseltmiş oluruz. Zira Allah, ‘size yakin gelinceye kadar ibadet edin’ buyuruyor. Yakin, ruhun, gerçeği tam manasıyla kavramasıdır çünkü…   

SALT BİLGİ YÜKTÜR.

   Eğitim sistemimizde mi bir çarpıklılık var ki insanlarımız ruhi değil maddi bir yapı içinde ya da maddiyatçı bir boyutta yetiştiriliyorlar?   Eğitim sorunu sadece bize ait bir mesele değil. Tüm insanlık için eğitim sorunu bir gerçektir. Bize ya Sani’siz bir ‘masnu’dan söz ediyorlar veya Sani’ adına masnu red ediyorlar. Eski kültürümüz, ‘la meşhude illa hu’ derdi. Yani varlığı yaratıcı hesabına görmezlikten gelirdi. Bugünün modern eğitimi ise, eşyayı tiftik tiftik işliyor ama onu yaratıcısı ile ilintilendiremiyor.   Her iki hal de insanlık için yıkım getirmiştir ve getirmektedir. Birinci eğitim şekli taassubu, ikinci eğitim tarzı ise şüpheciliği ve ruhu bedi bir kararsızlık içinde bırakıyor.

 Salt bilgi yüktür. Bilgi hikmet ve vasıtaya dönüşemiyorsa yüktür ve bağdır. Bugünkü insanlarımızın en büyük açmazlarından biri belki de birincisi budur; bilgiden hikmeti üretememek.   İnsanın ne olduğu kadar, eşyanın ne olduğu ve insanın eşya karşısındaki yerinin ne olduğunu bilmek de önemlidir. Çünkü insanın evren içindeki konumu ve ne olduğu bilinmedikçe, yaratılmışlığının veya –var olmaklığının- bir anlamı olmaz. Eğitim sorunun bu realite çerçevesinde yeniden yapılandırılması lazım. Bu olmadıkça, şark yine geri, batı yine küstah bir ileri alem olmaya devam eder…   

KURAN’I VE KURANÎ KAVRAMLARI ANLAMIYORUZ

Diğer bir konu bazı konular TABU gibi kapatılıyor yani RUH MESELİSİ bunun gibi ya da ÇİN gibi ya da ENERJİNİN gücü gibi. Bir kısmı da maalesef bunu yarım yamalak bilgilerle kullanarak halka eksik veya yanlış bilgi vererek kandırıyor. Neden bunu bilimsel manada kullanmıyoruz. Yani bugün eğer Belkıs’ın tahtı geldiyse demek ki bir bilgiyle geldi bu ne keramet ne de ÇİN işi. E o zaman bu bilgiyi neden araştırmıyoruz?    Kuran’ı ve Kuranî kavramları anlamadığımız konusunda hemfikiriz. Zaten eşyaya dair gerçek bilgiye ve birikime sahip olmayan birilerinin Kuran kavramlarını açıklamaları veya meal/tefsir benzeri şeyler yapmalarından dolayı başımız dertte. Kuran bugün hala anlaşılmayı bekleyen bir muamma olarak karşımızda duruyor. Batının bilimsel gelişmeleri yer yer onu anlamamıza hizmet ediyor olsa da, mevcut bilgi tanrı tanımazlık üzerine inşa edildiği için Kuran’ı da izah etmeye tem hizmet edemiyor.   Esasında alemin bir yaratıcının eseri olduğu fikri kabullenilmedikçe eşyanın hakikatine varılmaz.   Kitapta Allahın işine karışalım diyorsunuz, bunu açıklayabilir misiniz?   Tabii evrenin ilahi bir yapı  olduğu gerçeğinin bize getirdiği başka bir açmaz vardır. Bu alemi ilahi bir sanat gören insanlar, ona dokunmayı, ona ilişmeyi haram veya tabu gibi algılıyorlar. Bizim coğrafyamızda bir bilim adamının en çok karşılaştığı itiraz, “Allahın işine karışma!”dır. Halbuki Allah, bu alemi biz tiftikleyelim, karıştıralım, anlayalım ve ondan kendimizi gerçekleştirmemiz için bir yol ve yöntem bulalım diye yaratmıştır. Yani insanın işe tam da ‘Allah’ın işine karışmaktır’. Bence bu alem, Cenab-ı Hak tarafından insanın önüne konulmuş bir oyun hamurudur. Eğer eşya üzerinde bir tasarrufu olmayacaksa insan nasıl halife olabiliyor ki? Öyle değil mi?   

RUH İÇİN YORULMA YOKTUR

   Ruhun yaşlanmadığından bahsediyorsunuz kitabınızda buradan yola çıkarak aslında ruhu yorulmadığından da söz edebilir miyiz ve ya başka bir deyişle ruh yorulmaz da sadece yeni enerji ihtiyacı mı hâsıl olur?   Ruh için yorulma yoktur. Esasında beden için de yorulma yoktur. Yorulma bir zihinsel yanılgıdır. Ruh basit bir cevher olduğu için yorulma ona arız olmaz. Vücut da aslında öyledir. Mesela kalbimizin yorulduğunu söyleyebilir miyiz? Midemizin, beynimizin hiç durum dinlendiği olur mu? Hayır! Esasında biz, atık maddelerle, insan fıtratına uygun olmayan yakıtlarla bedenimizi yormasak beden de yorulmaz.   Uyuma ihtiyacına gelince, bence uyku sadece da beynin gelecekle ilgili projeksiyonlarının zihnimize sunması için bir fırsat verme girişimidir. Uyku rüyalarımızın kuluçkasıdır. Rüyalarımız da beynimizin tasarımlarını gözden geçirmesi veya zihnimize sunması ameliyesidir. Uyku da bunun için vardır. Çünkü insanoğlu, uyku olmadan rüya göremediğini sanıyor. Halbu ki insan uyanıkken de rüya görebilir. İnsanın zihnini boşaltan rüyadır. İyi bir rüya bazen üç saat deliksiz bir uyku kadar insanı dinlendirir. Dinlenmek dediğimiz, şey de beynimizin zihnimize sunmak üzere ön belleğimize çıkardığı ve ard arda sergilediği projeksiyonlar ve demonstrasyonlardır.   Yoksa ciddi manada yorulmak diye bir şey yoktur. Uyku bir adettir. Tıpkı günde iki kere veya üç kere mutlaka yemek yemek yeme gereksinimi gibi. Halbu ki insan vücudu üç günde yumruğu kadar doğal bir gıda alabilse bütün enerjisini çıkarmış olur.   

AHENK MÜZİGİN GIDASIDIR

   Müzik ruhun gıdasıdır… Slogan haline gelmiş bu sözü nasıl değerlendiriyorsunuz. Ruhun deşifresinde müziğin ama her tür müziğin enerji anlamında nasıl etkileşimi vardır.   Müzik ruhun gıdası değildir. Ahenk müziğin gıdasıdır. Bedenimiz ruhumuzun evidir diyoruz. Ruhumuz, eşyayı ve evreni onun imkânları ile kavrar. Bedenimiz üç değişik gıda ile yani veri ile ruha yardımcı olmaya çalışır. Kabataslak söyleyecek olursak bedenimizin üç ‘mide’si vardır. Bunların biri eşyadan beslenir. Biri eşyalar arası ilişkiden beslenir. Biri de eşyada geçerli kanunların; yani esma-ı ilahiyenin eşyadaki hikmetlerinden, güzellikten beslenir.   Eşyadan beslenen midemizdir. Eşyalyar arasındaki ilişkiden beslenen aklımızdır. Hikmetten ve güzellikten beslenen kalbimizdir.   Akıl bir yaratıcının varlığını  bilmekle görevlidir. Nefsimiz de o yaratıcının Allah olduğunu bilmek ve onu tanımakla mükelleftir. Kalpse onu sever. Ancak nefis gerçek anlamda rabbi tanımazsa kalbin sevmesi samimi olmaz. Münafıklık da böyle hallerde ortaya çıkar.   Dolayısıyla ruh, bu üç merkezin (midenin) verileriyle yeterli bir şekilde beslenmedikçe gıdasını  tam almış olmaz. Böylece de ruh ya yanlış beslenir, ya eksik beslenir. Ya da abur cubur beslendiği için mide fesadına uğrayacağından aklı karışır.   Dolayısıyla eğer müzik ruhun gıdasıdır diyecek isek, bu ancak insanın fıtratına uygun olan ahenkli sestir. ‘Ve rattilil kurane tartila’ ayeti bunu gösterir.  Hevi metal ve benzeri, insanın doğal ritimlerine aykırı müzikler ruhu beslemediği gibi yorar…    

Kaynak: netpano.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website